Trol: Görülmek İsterken Kaybolmak Üzerine Bir Hikâye

İlginç olan insanın bazen hikâyeden çok hissin peşinden gitmesi, bazı kitaplar tam da böyle. Mesela; Trol gibi. Başladığım andan itibaren hızını düşürmeden, neredeyse bir oturuşta ilerlediğim ama kapağını kapattıktan sonra asıl etkisini hissettiren bir roman. Okurken “iyi yazılmış” dediğim yerler kadar, “burada biraz daha kalabilirdik” diye düşündüğüm anlar da oldu. Belki de bu yüzden aklımda kaldı.

Hikâyenin merkezinde Kaan Balaban var. Türkiye’nin en tanınan oyuncularından biri. Sektörün içine doğmuş, kamera önüne yabancı değil, hatta kamera onun doğal habitatı gibi. Çocuk yaşta başladığı oyunculuk serüveni boyunca hep doğru projelerde yer almış, hep izlenmiş, hep beğenilmiş. Risk almadan ilerleyen bir kariyerin kusursuz örneği gibi. Ama tam da bu “kusursuzluk” hissi, karakterin en zayıf yerini oluşturuyor. Çünkü kusursuzluk iddiası, ilk çatlakta en sert kırılan şey. Balaban’ın hayatındaki o çatlak da beklenmedik bir yerden geliyor. Oynadığı dizideki bir sahne sosyal medyada dolaşıma giriyor ve bu kez alkış yerine alay var. Özellikle X üzerinden büyüyen bu dalga, kısa sürede kontrol edilemez bir hale geliyor. İnsanların acımasızca eleştirdiği, küçümsediği, hatta eğlence malzemesine çevirdiği bir performans. Bugünün dijital kalabalıklarının ne kadar hızlı yön değiştirebildiğini bir kez daha hatırlatan bir an.










