90’larda büyümüş az çok herkesin yukarıdaki paragraflara bir aşinalığı olacaktır. Oasis ve Blur “Britpop” denen ve The Smiths ve Madchester akımlarından doğmuş türün başrol oyuncularıdır -Madchester akımı günümüz clubbing’inin ve ecstasy’nin doğuşu olarak kabul edilmektedir, üzerine çekilmiş “24 Hour Party People”ı izlemenizi şiddetle öneririm- Sarışın ve sıkkın adam Thom Yorke’un grubu Radiohead ise dönemin jenerasyonunu karakterize edecek kadar kült hale gelmişti. Nitekim zamanında kimsenin onu anlamadığına inanıp üzülen ve “Creep” dinleyen bizlerin artık “Merchandising Associate Manager” gibi sıfatlarla ortalıkta gezmesi ve iş çıkışı Happy Hour’larda eğlenmesi en çok Thom Yorke’u üzse gerek. Eminim şarkılarıyla büyümüş neslin “sunumları bu hafta içerisinde hazırlıyor olacağız”, “projeyi finalize etmeden önce kısa bir brainstorming session yapalım ve align olalım” gibi cümleler kuran insanlara dönüşeceklerini tahmin etmemiştir. İnsanlık olarak telef olmanın eşiğinden son anda döndüğümüz milenyumun akabinde bu 3 grubun da sözbirliği etmiş gibi suskunluğa büründüğünü söyleyebiliriz. Oasis zaten kardeş kavgasının eksik olmadığı bir grup olmuştur. Blur’un Damon Albarn’ı ise “Gorillaz”a kaptırmıştı kendini ve bambaşka bir alanda bile ne kadar iyi olabileceğini göstermekle meşguldu.
Radiohead ise “Kid A dönemi” denen ve Jonny Greenwood’un “yeter gıy gıy gitar sıkıldım” demesiyle başlayıp günümüze kadar süren çağına girmişti. Ne britpop ne alternatif kalmıştı bir anda İngilterede. İşte 350 kelimedir adının geçmediği Coldplay böyle bir ortamda girdi hayatımıza. Ve yükselişleri bence kendilerinin de beklemediği bir hızda gerçekleşti. Aynı senaryo 5 sene önce oynansaydı britpop furyasında seslerini bu kadar yükseltebilirler miydi acaba? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz elbette, ama benim görüşüm en azından bu kadar çabuk yükselemeyecekleri yönünde. 2000 yılında çıkan albümleri “Parachutes” un ilk single’ı “Yellow”un bence en dikkat çekici noktası sözleridir. 6 yaşında bir çocuk tarafından yazılmış gibi duran bu sözler elbette bilinçli olarak bu kadar sade yazılmış olmalı, hoş şarkıyı söyleyen sarışın adam da klipte 14-15’ten hallice durmaktadır. “Parachutes” ün en enteresan kısmı da budur işte, genelde minör ve düşük tempolu müziğin üzerine yazılmış çocuk masumiyeti & mutluluğu barındıran dizeler. Bana fazla “sıkıcı” gelmişti o zaman bu müzik. Kamuoyu benim görüşümü paylaşmamış olmalı ki sadece 2 sene içerisinde Coldplay isimsiz bir ön gruptan double platinum ve brit award sahibi, sevmeyenleri tarafından bile “Travis çakması” diye nitelendirilecek kadar yüksek bir noktaya erişmiş bir fenomen haline gelmişti.
Bu tip ani çıkışlarda genellikle 2. albüm belirleyici olur. İlk albümün gölgesinde kalan bir ikincisi grupların tırmandığı hızda geri düşmesine ya da marjinalleşmesine yol açar. Bu duruma ilk aklıma gelen örnekler Franz Ferdinand, Maroon 5 ve Kasabian. Fakat Coldplay konusunda bunun tam aksinin olmasına çok sevinmiştim. 2002 sonbaharını unutulmaz hale getiren “A Rush of Blood to the Head” daha çıktığı zamanda adalı dostlarımızın “Magnum Opus”u olmuştu benim için. İlk albümden çok farklı karşılamışlardı bizi, 9/11 etkilerinin hem müzik hem sözlerde görüldüğü “Politik” ile selamlaşmış, “In My Place”in gitarlarına vurulmuştuk. “Clocks” saatlerce çalabilirdi, “The Scientist” i çakmakları yakıp hep birlikte söyleyeceğimiz günü 10 senedir bekliyorum.