Vanya Dayı: Yaşamak, Her Şeye Rağmen…

Mehmet Birkiye hocanın yönettiği bir oyunu -üstelik bu bir klasik ise- izlemek, adeta Michelin yıldızlı bir restoranın şefinin hazırladığı lezzeti tatmak gibi adeta. Vanya Dayı da bunun en özel örneklerinden biri olarak 2024-2025 tiyatro sezonunun sonlarında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmeye başlandı. Anton Çehov’un en çok sahnelenen, sinemaya uyarlanan başyapıtlarından biri olan oyun, İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından Johannes Von Guenther’in Almanca’ya çevirdiği ve Almanca’dan dilimize Behçet Necatigil’in kazandırdığı versiyonu ile seyirciyle buluşuyor. Oyunun dekor kostüm tasarımı Şirin Dağtekin Yenen, ışık tasarımı Cem Yılmazer, müzikleri ise Fırat Akarcalı imzasını taşıyor. Oyunda dans hareket düzeni Tuğçe Tuna’ya, kukla tasarımı Ayten Öğütçü’ye ait. Oyunun zengin oyuncu kadrosunda ise Kubilay Karslıoğlu, Dilara Demirdüzen, Doğa Yiğit, Şirin Ergüven Hamşioğlu, Süleyman Atanısev, Tolga Evren, Cem Cücenoğlu, Ayşe Lebriz Berkem, Emekcan Kaşkal, Senanur Altın, Emirhan Aydın, Beyza Nur Bilici, İrem Günçiner ve Ercan Şekerci yer alıyor. Ben de henüz dördüncü gösteriminde izleme şansı bulduğum oyuna dair bir değerlendirme yazarak görüşlerimi paylaşmak istedim. Keyifli okumalar dilerim.

Cevat Çapan’ın tabiriyle “Çehov’un olgunluk döneminin öbür oyunları Martı, Üç Kız Kardeş ve Vişne Bahçesi gibi insan olmanın, günümüz dünyasının gerçeklerini hem sosyolojik hem de psikolojik açıdan anlamanın, sevginin ve nefretin yarattığı çelişkilere karşın çalışmaya ve geleceğe güvenmenin bir belgesi olarak değerlendirilebilen” Vanya Dayı, İstanbul Devlet Tiyatrosu repertuvarı içinde tüm çekiciliği ile parlayan bir pırlanta adeta. Çehov’un Köy Yaşamından Sahneler adını da verdiği oyun, 19. yüzyılın devrim arefesini yaşayan Rusya’sında, değişmekte olan siyasal sistem ve sınıfsal değerlerin toplumsal yaşamda yarattığı uzlaşmaz çelişkileri, bir köy çiftlik evi yaşantısından yansıtıyor. Taşranın iliklere işleyen boğucu yaşamına sıkışmış aydınların dayanılmaz varoluşları; monotonluk, umutsuzluk, eylemsizlik, atalet ve mutsuzlukla kuşatılmış durumda yer alıyor oyunda. Bir yanda yükselen bir değer olarak işçi sınıfının dinamik varoluşları, öte yanda aydın insanların duygusal yaşamlarındaki açmazlar diyalektik bir yaşantı içinde geçiş dönemi Rusya’sının sancılı yıllarının da bir iz düşümünü yansıtıyor. Henüz dördüncü gösteriminde izlememe karşın, hakkıyla sahnelendiğini her detayıyla cömertçe sunan oyunun iyice demlendikten sonra nasıl bir hale bürüneceğini de merak etmiyor değilim.













