Kanalların Ötesinde Venedik: Kaybolduğum Şehir, Bulduğum Hikâyeler

Bazı şehirler vardır, ilk kez gidersiniz ve ilk kez görürsünüz. Bazılarına ise tekrar tekrar gidersiniz ama her seferinde başka bir yerinden tanışırsınız. Venedik benim için ikinci grupta. Bu kez Venedik’e giderken niyetim çok netti: Şehri mümkün olduğunca bir turist gibi ziyaret etmektense orada yaşayan biri gibi deneyimlemek istiyordum. San Marco’ya elbette gidecektim, Büyük Kanal’ın üzerinde yine durup bakacaktım, Bienal’i gezecektim. Ama asıl merak ettiğim Venedik, bunların biraz dışında kalandı. Sabah evinden çıkıp işe gidenlerin, akşamüstü mahallesindeki bacaro’ya uğrayanların, köprüleri bir manzara değil günlük hayatlarının parçası olarak görenlerin Venedik’i…

Sanırım Venedik’i anlamanın en güzel yollarından biri şehri yürümekti. Yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm… Kimi zaman belirli bir yere ulaşmak için, kimi zaman ise hiçbir yere ulaşmamak için. Venedik zaten insanı kaybolmaya teşvik eden bir şehir. Bir calle’ye giriyorsunuz, başka bir campo’ya çıkıyorsunuz; küçük bir köprüden geçerken yön duygunuz tamamen değişiyor. Haritaya bakmayı bıraktığınız anda şehir sizin için başka bir hikâye yazmaya başlıyor. Bence Venedik’i özel yapan şeylerden biri bu. Burada araba yok. Trafik sesi yok. Şehrin ritmini ayak sesleri, kilise çanları, kanallardan geçen tekneler ve vaporetti belirliyor. Üstelik Venedik aslında tek bir merkezden oluşmuyor. Tarihi şehir altı sestiereye ayrılıyor: San Marco, San Polo, Santa Croce, Dorsoduro, Castello ve Cannaregio. San Marco anıtsal ve görkemli yüzüyse; Dorsoduro sanatla, Castello gündelik Venedik hayatıyla, Cannaregio ise daha sakin ve yerel atmosferiyle bambaşka karakterlere sahip.




























