Nabokov’un Cüceleri ve Azizleri
1922-1937 yılları arasında Berlin’de yaşayan Nabokov, bu on sekiz yıl boyunca Alman dili, kültürü, politikası ve hatta Almanya’nın kendisi ile mümkün olduğu kadar az ilgilenmiş görünüyor. Bir yandan ailesini geçindirmek için tenis, boks, Fransızca, İngilizce ve Rusça dersleri verirken; tüm sosyal ve entelektüel faaliyetlerini sadece Berlin’deki Rus göçmen cemaati içinde sürdürüyor. Gençliğinde Heine ve Goethe’nin kısa şiirlerini Rusçaya çevirecek kadar Almanca bilmesine rağmen, daha sonra Almanca’ya hâkim olmadığını çünkü kendi anadili olan Rusça ile bağını yitirmesine neden olabileceği endişesiyle Almanca’yı öğrenmemekte direndiğini söylemiş. Hatta bu endişesini bir röportajında şu sözlerle dile getirmiş:
“Berlin’e taşınmamdan sonra Almanca’yı akıcı konuşmayı öğrenerek, anadilime zarar verecekmişim gibi panikletici bir korkuyla kuşatılmıştım. Yine de Goethe ve Kafka’yı büyük bir saygıyla okudum.”
Ancak Alman diline karşı geliştirdiği bu çekimserlik, onun çağdaş Alman edebiyatı ile ilgilenmesine ve dile getirmekten çekinmediği güçlü – çoğunlukla olumsuz – görüşler geliştirmesine engel olmamış. Nabokov’un aşağılamalarının ve hor görüsünün başlıca hedefi, Alman edebiyatının en ünlü romancılarından Thomas Mann, ikincisi de Alman dilinin en meşhur modern şairlerinden Rainer Maria Rilke olmuş. Nabokov, birçok röportajında Mann’ı “vasat” olarak değerlendirirken o dönemin şöhretli edebiyat insanlarını andığı noktalarda – Gide, Faulkner, Balzac ve Dostoyevski – onun ismini asla aynı cümle içinde dahi kullanmamış. Hatta 1945’te, en yakın arkadaşı olan ancak sonradan araları bozulunca en büyük düşmanım dediği Edmund Wilson’a bir mektubunda şöyle yazmış: “Şu şarlatan Mann’ın adını nasıl olur da Proust ve Joyce ile aynı cümlede geçirebilirsin?!”