We Live in Time: Bana Kaderimin Bir Oyunu mu Bu

Başrollerini Florence Pugh ve Andrew Garfield’ın paylaştığı “We Live in Time”, herhangi bir dram filminden beklenen derin ve duygusal deneyimi sunma konusunda mahir bir film. Film, hayatın akışı içinde yolları pek de tahmin edemeyeceğiniz şekilde kesişen iki insanın hikâyesini anlatırken, tesadüflerin ve kaderin yaşamlarımız üzerindeki etkisini ve eksenimizi ne denli değiştirebileceğini gözler önüne seriyor. İlk bakışta ilginç bir tesadüf gibi görünen bu karşılaşma, karakterlerin hayatlarında bir dönüm noktası haline geliyor ve izleyiciyi anların büyüsüne ve zamanın akışına kapılmaya çağırıyor. Ayrıca zaman kavramıyla oynamayı seven senaryo kurgusu da bizleri oradan oraya savururken elini pek de korkak alıştırmıyor. Hiç işlenmemiş bir tema olmadığının farkında olan film, izleyicisini yaratmış olduğu duygu ile tavlamaya çalışıyor.

Karakterlerin derinlemesine işlenişi, hikâyenin duygusal yoğunluğunu film boyunca koruyor. Bu noktada en büyük payeyi yönetmene veya senariste yazamayız, ya da benim düşüncem bu şekilde diyelim. Pugh ve Garfield’ın son derece ikna edici ve doğal performansları sayesinde, onların iç dünyalarına ve duygusal çatışmalarına yakından tanık oluyoruz. Karakterlerin geçmişleriyle yüzleşmeleri, korkuları ve umutları, izleyicinin onlarla güçlü bir empati kurması noktasında son derece başarılı bir şekilde tasvir ediliyor. Aşkın dönüştürücü gücünü ve insanın kendini keşfetme sürecini biraz klişelerle ama biraz da ustalıkla ele alan film, ilişkilerin karmaşıklığını ve kıymeti bilinesi değerleri kendine has duygu sömürüsüz bir üslupla sade bir şekilde yansıtıyor.









