Yalı Çapkını Üzerinden: Türk Dizilerinin Bir Anatomisi

Türk dizilerinin en büyük başarılarından biri, hatta belki de en büyük başarısı işte bu ‘gerçek hayat ile beyaz perde arasındaki’ ayrımı ortadan kaldırmayı başaran eski Yeşilçam geleneğini devam ettirebilmeleri. Yeşilçam’ı bir zamanlar dünyanın en büyük dört sinemasından biri yapan (seyirci ve üretilen film sayısı açısından) tüm klişeler ve formüller günümüze uyarlanarak bu dizilerde de ortaya çıkıyor. Küreselleşen televizyon sektörü sayesinde de özellikle Pakistan, Ortadoğu ve Balkanlar gibi dinsel, toplumsal ve kültürel olarak benzeşilen; Türk imajının kuvvetli olduğu coğrafyalarda da büyük bir popülerlik yakalıyor. İşte bir kez daha Türk Televizyonları’na damgasını vuran epik bir dizi ile karşı karşıyayız: Yalı Çapkını.

Ben dizi sevmem. Örneğin Succession bittikten çok sonra radarıma girdi. Sırf merak ettim “neymiş bu ortalığı yakıp yıkan dizinin kerameti nedir” diye. Çok uzatılmış olmasına rağmen iyi oynanmış, iyi çekilmiş ve özellikle de Nicolas Britell’in klasik müzik esinli çok başarılı müzikleri başka bir boyutu yakalamış. Neyse, biz konumuza dönelim. İtiraf edeyim bu Türk dizileri analiz işini sevmeye başladım. Bu diziler benim için bir ‘guilty pleasure’ (bu deyim için hala güzel bir Türkçe karşılılık bulunamadı. O yüzden istemeye istemeye İngilizce olarak bırakıyorum) olmaya mı başlıyor henüz emin değilim ama insanların niçin bu dizilere müptela olduğunu; onlarla yatıp kalktığını ve hayatlarında başat bir yer verdiklerini anlamaya çalışmayı anlamlı buluyorum ve yine itiraf edeyim bu uğraş da hoşuma gidiyor.














