Konunun senin için basitliği bunu daha da zorlaştırıyor görünürde. Çünkü belki de sensin, emrivaki alkışların, faydacı sahne ışıklarının gerisindeki gölgelerin haritasını çok iyi tanıyan edebiyat coğrafyacısı. Herkes ondan bir şey istiyor gibi görünmemek zahmetine bile katlanmıyor; zira imrenilen bir narsisizme sahip yazardan asıl istedikleri şey teatral bir rol yansıması; öteleri tanımak için onun uzakları gören seyrüsefer dürbününden dünyayı görmek anlamak, onun “seyir defter”lerini okumadan hem de. Henüz ülkesinden pek de çıkmadan anglofoni histerileri içindeki bir Türk yazarına Nobel verildiğinde, Nedim Gürsel’in sürgünlüğünün hiç anlaşılmamış olduğunu hissettin. Bağlamı biraz kasacak olursak, Nedim Gürsel kendi seçimiyle yanına sadece dilini alıp giderek, sadece o dille edebiyat yapmanın Nobel’ini almalıydı diye çoğu kez düşündün. Ödüller verilmez, alınırdı çünkü. O sene edebiyatı bunun için tümden bırakmayı düşündün. Her şey, ama her şey kirlenmişti ve sen son beyazlığa doğru kaçmıştın ve o beyazlıkta ilk gri vurgunu yediğini hissettin. Ama artık yapılacak bir şey yoktu. Aynı hafta, serbest çalıştığın Türk yayıncılarının editör masalarında çoğunun bile fark etmediği bir harici dosya başvurusu patlamasını fark ettin. O ilk lümpenliğin, ilk sahte özgüvenin ve post-niteliksizliğin edebiyata gerçekten sızmasına tanık oldun. Bu acı gözlem hâlâ sürüyor.
Nedim Gürsel’in Büyük Yalnızlığı. Yazarın Sait Faik kitabına vermesi gereken adı gerçekte buydu diye düşünüyorsun. Grenoble’da ya da Paris’te, Burgazada ya da Beyoğlu’nda Sait Faik, Nedim Gürsel için sadece bir akademik kaynak mı? Böyle düşünmüyorsun. Nedim’in Sait ağabeyinin tam olarak izinden gitmediği çok açık. O Paris’i seçti. Yani karşı-bohemi. Yine bohem olan, ama onun diğer yüzü olan bu bohemde Paris’i seçmiş olan tüm dünya yazarlarının gölgelerinin ve yansımalarının arasında Nedim Gürsel’i Türk edebiyatının en özgün yazarlarından biri kılansa bir Türk yazarının peşine ta Paris’lerde düşmesidir çoğunlukla. Gerçekteyse Nedim Gürsel’in arada bir, çoğumuza göre sıklıkla döndüğü İstanbul ya da Türkiye değil, Sait Faik’in bir zamanlar yaşamış olduğu şehirdir. Onu aramaya devam etmesi, belki de beklemesidir. Yazar, Sait ağabeyin öldüğüne, o yıl üç yaşında olmasına rağmen inanamamaktadır. Bir yazar eserlerini bu kadar canlı yazamaz, ama Sait bunu başarmıştır; Nedim de başarabilir, hatta daha da öteye götürebilir: Birçok Grenoble birçok Paris birçok İstanbul ve Konstantinopolis.
Yazınsal bağlamların ötesinde Sait Faik’i yalnızlık yaratmamıştır belki, ama yazar Nedim Gürsel’i edebiyatın görkemli yalnızlığının yarattığı kesindir.