Yanlış Ayakkabı Teorisi ve Yirmili Yaşlar: Henüz Yaşamadığım Bir Hayat İçin Giyiniyorum

Her sabah işe yürürken belirli bir kadına benzemeye çalışıyorum. Ben bu kadını henüz tanımıyorum ama neye benzediğini çok iyi biliyorum. Gömleği asla kırışmıyor. Hep ütülü. Ütü yapmayı da çok iyi biliyor bu arada. Topukluları koridorda yankılanıyor. On beş santim topuklularla bütün gün yürüse de ayakları acımıyor. Buzlu sütlü kahve içmiyor, espresso içiyor. Üstüne üstlük sonrasında suratını ekşitmiyor. Asla da üstüne dökmüyor. Beyaz giyse bile. Ofis masasında ağlamıyor. Zaten bir masası yok. Camdan bir odası ve takvimini yöneten bir asistanı var. Ben onu tanımıyorum. Ama her gün ona benzemeye çalışıyorum. Her sabah, bir vitrin camında onun silüetine dönüşüyorum. Henüz olmadığım bir versiyonuma. Evet. 20’lerinize hoş geldiniz: Henüz tanımadığınız birine benzemeye çalıştığınız yıllar. Hepimiz yaşamıyor muyuz?

Yetişkinliği oynamanın tuhaf bir bağımlılığı var. Artık kanat takmıyoruz. Hangi Winx perisi olduğumuz önemli değil (ben Flora’ydım bu arada). Korsan şapkası takıp diğer gemileri ele geçirmiyor, peruk takıp Hannah Montana kılığına girmiyoruz. Ama bizim de hayal edip olmaya çalıştığımız karakterler var bence. Bu yılın gözdesi Office Siren var mesela. Cilveli hali, çabasız 2000’ler şıklığı, pasif agresif ihtişamı. Güçlü, kontrollü, zarif görünmek için yaratılmış bir kurgu. Benim için -ve birçoğumuz için- bu estetik güçlü hissetmekle ilgili değil aslında. Dağılmadığını göstermekle ilgili.













