Yeldeğirmeni Mahallesi: Sanata ve Denize Açılan Sokaklar

“Ah buralar eskiden…” ile başlayan o tanıdık söylemi her semt için duyarız hemen hemen. Yeldeğirmeni Mahallesi bu cümleyle sık sık kulakları çınlatılan, belki de dönüşümün en dinamik şekilde yaşandığı mahallelerden biri. İnsanın karşısına çıkan her şey, uyumsuzluğun uyumu gibi. Renkler, dokular, eskiler ve yeniler… Semtin sokakları, Matruşka bebek misali iç içe geçmiş, kafası biraz karışık fakat bizi eğlendirip, ruhumuza iyi gelen bir dost sanki.

Bir sokağında Berlin’i, atölyeleriyle New York’un Bushwick bölgesini veya Yeldeğirmeni Sanat’taki bir konserden çıkıp gecenin içinden yol alırken, loş ışıklı kafelerinde Belgrad’ı hissetmek olası. Geçmişindeki çok renkli kimlik -aynı diğer semtlerde olduğu gibi- biraz yitirse de ruhunu, şimdilerde gençlerin, sanatseverlerin, expat’lerin, kırık Türkçeli yeni İstanbulluların evi burası. Eski Yeldeğirmenlilerin “kiralar arttı, yerliler kaçtı” gerekçesiyle biraz hayıflandığı, kimisinin “içimiz açıldı bu yeni mekanlarla” diye semtin yeni yüzünü kabullendiği bir ikilemin ortasında Yeldeğirmeni. Değişimi kucaklayan, kendini sorgulayan, sanatı kalbinin ortasına yerleştirmiş, her geçen gün daha da büyüyen bir mahalle. İsmini ise 18. Yüzyıl’da, I. Abdülhamid döneminde, rüzgârı bol semte un ihtiyacını karşılamak için kurulmuş değirmenlerden alıyor.















