Yıldız Sarayı: Bir Padişahın İzinde, Osmanlı’nın Son Yüzyılı

İstanbul’un sarayları denildiğinde gözümüzün önüne çoğunlukla Boğaz’ın kıyısına dizilmiş görkemli yapılar geliyor. Dolmabahçe denizle kurduğu ilişkiyle, Beylerbeyi zarif cepheleriyle, Çırağan ise adeta suyun içinden yükseliyormuş hissi veren konumuyla hafızalarda yer ediyor. Yıldız Sarayı ise bu silsilenin en farklı halkası. Beşiktaş ile Ortaköy arasında, korulukların arasına gizlenmiş bu geniş yerleşke ilk bakışta kendini çok ele vermiyor. Ancak kapısından içeri adım attığınızda aslında Osmanlı’nın son otuz yılına yön veren kararların alındığı, sanatın üretildiği, yeni teknolojilerin takip edildiği ve bir hükümdarın gündelik hayatının şekillendiği küçük bir şehirle karşı karşıya olduğunuzu fark ediyorsunuz.

Adını, III. Selim döneminde bu korulukta yaptırılan Yıldız Kasrı’ndan alan saray, zaman içinde etrafına eklenen köşkler, bahçeler, hizmet yapıları ve devlet daireleriyle büyüyerek bugünkü devasa komplekse dönüşmüş. Yaklaşık yarım milyon metrekareye yayılan yerleşke; Şale Köşkü, Mabeyn-i Hümâyun, Malta ve Çadır köşkleri, Hasbahçe, tiyatro binası, kütüphane, porselen fabrikası ve seralarıyla tek bir yapıdan çok kendi içinde yaşayan bir şehir hissi veriyor. Sarayın bugünkü görünümü de tek bir dönemin ürünü değil. III. Selim’le başlayan yapılaşma, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde genişlemiş; ancak kompleks asıl kimliğini 1876’da tahta çıkan II. Abdülhamid döneminde kazanmış.

























