Zeynep Erol ile: Mücevher, Hafıza ve Yaşama Sevinci Üzerine

İnsanlık tarihinin en eski izlerine baktığımızda, henüz yerleşik hayata geçmeden, hatta belki de dili tam anlamıyla kurmadan önce bile boynumuza bir deniz kabuğu taktığımızı ya da bileğimize bir deri parçası bağladığımızı görüyoruz. Peki, neden? Sadece güzel görünmek için mi? Aslında takı, insanoğlu var olduğundan beri bir süs eşyası olmasının ötesinde; bir koruma kalkanı, bir güç sembolü, bir inanç nişanesi ve en nihayetinde kişinin kendi iç dünyasını dışarıya anlatmaya çalıştığı sessiz bir manifesto olmuş. Bazen kötü enerjileri uzaklaştıran bir tılsım, bazen de sevginin ve aidiyetin en somut kanıtı…

Tasarımcı Zeynep Erol takıyı “takılabilir heykelcikler” ve yaşayan birer “günlük” olarak gören bir sanatçı. Onun hikâyesindeki 14 yıllık bale geçmişi, Atatürk Kültür Merkezi’ndeki stajyerlik günleri, bugün tasarladığı takıların o kendine has ritminin ve üç boyutlu, hareketli formlarının temelini oluşturuyor. Ardından gelen Alman Dili ve Edebiyatı eğitimi ve öğretmenlik yılları, 1989 yılında Kapalıçarşı’nın o gizemli ve tozlu atölyelerinde sadekârlık yani kuyumculuk eğitimiyle bambaşka yöne evrilmiş. Kadınların bu zanaatta pek de var olmadığı o yıllarda, ateşle ve metalle kurduğu bağ, onun bugün tasarımlarında 18 ayar altın, 950 ayar gümüş ve elmasla çalışmasının yolunu açmış.











