Masa Başındaki “Sisifos”: Zihinsel Tükenmişlik ve Yorgunluk

Günün sonunda masadan kalkıyorsunuz. Bedenen tek bir ağır yük kaldırmamış, zihnen tek bir fikir bile doğurmamışsınız ama sanki saatlerce taş taşımış gibi tükenmişsiniz. Hiçbir şey üretmediğimiz halde bizi rölantide son gaz çalışan bir motor gibi yoran şey ne? Huzurlu göl evlerine de kaçsak, ilham veren müzikler de dinlesek o beyaz sayfanın karşısında neden kilitlenip kalıyoruz? Sosyal medyanın yarattığı sahte dopamin tuzağını, Camus’nün Absürt felsefesinden nörobilime uzanan bir hat üzerinde kaleme alıp incelediğim bu yazıda, kendi zihinsel tıkanıklığımın izini sürerken aslında hepimizin kaçtığı o sessizliğin ve ucuz hazların bilançosunu çıkardım. Belki de masada kilitlenip kalan sadece o yazar değil, uyuşmuş zihniyle hepimiziz.

Boş Levhadan Varoluş Sancısına
İnsan yarattıkça mı kendini bulur, yoksa var olabilmek için illa bir şey üretmek zorunda mıdır? 17. yüzyıl Aydınlanma düşüncesinde ortaya atılan Tabula Rasa kavramı, insanın zihnen boş bir levha olarak doğduğunu ve zamanla deneyimleriyle biçimlendiğini savunur. Jean-Paul Sartre da bu düşünceyi varoluşçu bir çizgiye taşıyarak “İnsan önce var olur, sonra kendini tanımlar” der. Yani insan hazır bir kalıpla doğmaz; yaptığı tercihlerle, ürettiği eylemlerle o boş levhayı doldurur ve kendini inşa eder. Peki hiç üretmeden, sadece pasif bir izleyici gibi tüketerek yaşayan biri, varoluşunu ertelediği bir yanılsama içinde ne zamana kadar dengeli kalabilir?













